yazılarımı okuyabilir ve paylaşabilirsiniz.

 

yığılmış bana bakmaya giderken 

aynı günün akşamında, rehâvet içinde oturuyorken evimde, birden dışarı çıkma hissine kapıldım. evin içinde hissis tüm vücuduma biraz his tercûmanı olmak için belki de. 

üzerimi giydim. siyah montumu çok severim. onu giydim. sonra komodinin üstünden evin anahtarını alıp cebime attım. her şey tamamken, ayakkabılarımı gördüm. bordo ve mâsum ayakkabılarımı. önüne eğildim. ne kadar bağcığı varsa karışmış. öyle sevecenlerdi ki inanamazsınız. birbirlerine sımsıkı sarılmış ve gayretle inanarak, hiç kopmayacak yeminleri içerisinde...

evet ayakkabılarımın önüne eğildim. bordo ve fenâlaşmış ve yorgun halde köşede kalakalan ayakkabımın bağcıklarını çözmeye çalışırken, kapının zili. hiç olmayacak kadar ve bu zamana kadar çalmamış kuvveti ve telâşıyla, cayır cayır çalmaya başladı. evde kim var kim yok, kapının önünde telâşlı bekleyiş içinde ve kocaman açılmış gözlerimizle, sessizlikten, birbirlerimizin kalp atışlarımızın seslerini duyuyorduk âdeta. 

şanslı kapı. bahtsız kapı. ya da kapının öte tarafında müthiş bir soru veyahut bir cevap. herkesin gözlerine bakarak, kapının tokmağını çevirerek, açtım kapıyı. kapının ötesinde, kan ter içinde bir genç nefes nefese, bembeyaz yüzünü meraklı yüzümden aşırıp, kocaman gözleriyle evdekilere bakarak; -"memduh âbi iki blok ötede yerde yatıyor!.. cep telefonunu da yanına almamış, herkes merâk içinde etrafında ona bakarken ben koştum buraya geldim, hadi gelin!.." dondum kaldım. yerde yağılan âbi dediği, beni kasttettiğini evin içinde, kapının önünde hepimiz anladık!.. evin içinde hepimiz bana bakıyoruz!.. ama hepimiz!.. e ben daha sokağa çıkmadım ki?.. bunu hepimiz bilmiyor muyuz? biliyoruz. e peki dışarıdaki ben-âbi kim?
buz kestim. biraz bekledim. biraz daha buz kestim. ve buz kesmeye devâm ederken ben, tamamıyla donmamak için, kapıdaki genci şaşkınlığıyla bir kenara itip, koştum. tabi koşarken, önümdeki merdivenleri unutunca, bir film sahnesi gibi kapdır küldür merdivenleri düştüm!.. o birkaç merdiven bana milyonlarca merdiven gibi geldi. düş düş bitmeyen merdivenler!..

ağır çekim düşüyorum merdivenleri. her basamağında, doğumumdan tutun, gençliğime ve kazandığım/kaybettiğim her şey, gözümün önünden geçti. diyorum ya size, yıl gibi geldi, milyon basamak gibi geldi merdivenler. düştüğüm ana kapı sahanlığında, otomatik cırtladı. binanın ana kapısı önünde bir komşu âile, şişmiş gözümün tombulluğu arasından görebildiğim kadarıyla, çoluk çocuk ellerinde poşetler, bebek arabası, alış/veriş torbaları vs. kapının dışındalar. ben ana kapının sahanlığında kırk beş bin parça, öylece duruyorum. sanıyorum ben düşerken merdivenleri, kulaklarım tıkanmış olacak ki bir acı çınlamayla, feryatları duymaya başladım!.. -"ah koca adam düştü bak görüyor musun?!. yuvarlandı indi aşağıya!.." diğer çınlayan ses; -"ayyy kırdı kafasını. adam resmen uçtu!.." ay ay ay ayy sesleri iyice kulağımın içinde tükendikten sonra, ayağa kalkmaya çalıştım, olmadı. başımı çevirip ana kapının camından bana bakan komşulara, şişmiş tombul gözümün aralığından bakarken, komşunun çocuğuyla göz göze geldim. bir müddet bakıştık, bana göz kırptı. niye öylesin, niye yerdesin, der gibi, göz kırptı bana. 

sonra arkamdan gelenler kollarıma girdiler filan da ayağa kalktım. hepsi korkmuş. hepsi çâresiz. ve hepsinin gözlerinde nefes nefese endişe vardı. beni âdeta bir tahta gibi kaldırıp yerden, sağa sola çevirerek, duvara yasladılar. ilginçtir, dimdiktim. her merdivenlerden düşen gibi değil, aksine dimdiktim. tahta ağaç gibi!..

sonra ana kapı açıldı, sıkılmış ve biraz da sinirlenmiş ve hatta arkada tarafta iyice binâya girmek için birikmiş komşuların da olduğu bir gürûh, sanki merih'ten buraya düşmemişim de öyle aşağıya inip onlara kapı açmışım gibi umrunda olmadan, basıp girdiler içeri, çoluk çocuk, market torbaları, bebek arabaları, adam hırsları ve kadın mırmırlamalarıyla, girdiler binâya koşa koşa!..

binanın önündeyim!.. kafamda milyarlarca hasar almış beyin hücrelerimle, kapıdayım. ellerimin tuttuğu, bacaklarımın titremediği kadar, kapıdayım. top yekûn vücut sarsıntılarımla ve arkamda, hepimizin "iki blok ötede yığılmış bana bakmaya" gittiğimizi de düşünerek yürümeye gayret ettim. dilimi ağzımın içinde dolaştırdım yürürken ya da koşar adımken. bir takım diş eksikliklerimin olduğunun farkına vardım. dilimi, ağzımın içinde şimdilik dolaştırmamaya ve kriminal araştırma yapmaması gerektiğini düşündüm. öyle de oldu. dilim, ağzımın içinde diş saymayı bıraktı. bunu fırsat bilip, hızlanmaya başladım. bana bakmaya, yığılmış bana bakmaya. iki blok öteye. 
karşı kaldırımda bir arkadaşla göz göze geldik. ben pek göz göze gelmemeyi dilerken ve durumumun hiç bir şekilde açıklaması yokken bende, hızlıca yüümeye devâm ettim. ardından fark ettim ki o karşı kaldırımdaki arkadaş, yanımda. bana bir şeyler soruyormuş. sonra kolumu dürttü (ben o merdiven düşmesinin verdiği tesirle az işitmeye başladım) irkildim. -"memduh, n'oldu ya hû sana böyle?" biraz diş zâfiyeti geçirdiğimden dolayı mıraldanmayı tercih ettim. -"iyiyim. bir işim var." dediğimi sanıyordum ki eliyle, anlamadım işâreti yaptı. hızlanmaya başladım.

yolumun üstünde halk ekmek var. ve kimseye teslim etmeden orada olmayı isteyen ve her defâsında, "cuma-dayım" diye kocaman yazan kartını hiç eksik etmeyen, sigortadan takma dişli, kumaş kabanlı, kundura ayakkabılı ekmekçi, -"ekmek bitiyor, son birkaç tane kaldı." demesi de ayrı bir gereksiz akşam raporu oldu benim için. elimle, sağ ol, var işâreti yaparak, yolumu koşar adım yürüyordum. elbette arkamdakilerle. 
biraz sarsılmış ve hafif kanamalı dudağımda bir şarkı tutturdum ki olacak şey değil!.. onu şimdi burada yazmayacağım. 
bir blok geçtiğimi hatırlıyorum ki bir blok daha var geçip, yığılmış bana bakmaya ve kendimle karşılaşmaya... 

telefonum çaldı. elimi cebime attım. çıkardım. baktım tanımadığım bir numara. açtım. tam alo, diyecekken, konuşmaları fark ettim. birkaç daha alo dedim fakat beni duyan yok ve inadına konuşmalar devâm ediyor... bir yandan yürüyor, bir yandan da konuşmaları anlamaya çalışıyordum. onca sesin arasında, bir ses çok netti ve aynen şunu söylüyordu; -"kıpırdatmayın, ambulâns çağırdık!.." durdum. yürümeyi bir kenara bıraktım. benimle birlikte, herkes durdu arkamda. çoluk çocuk, market torbası, bebek arabası, komşu siniri, sıkılmış kadın mırmırlanması vs. durduk hepimiz.

etrafıma baktım. etrafım da bana baktı. bütün kuvvetimi toplayarak, koşmaya başladım, bir blok daha... hiç bir ağzıma sızıma aldırmadan öyle koşuyordum ki, anlatamam. hatta diş eksikliğinden muzdarip damaklarımı sıka sıka, koşuyordum. 

yarım blok kalmıştı yığılmış bana yetişmeme!.. kulaklarım iyice duymaya başlıyordu. artık vızıltıyı bile duyuyordum. sineklerin çiftleşme iştahından tutun da, ağacın yapraklarına öz suyu itiştirmesine kadar, duyuyordum. new yok civârında bir kadına, durduk yere tecavüz edilen kadının yırtılmış çoraplarının hışırtısına kadar, duyuyordum. göz yaşlarını silerkenki, yanağında ezillirken çıkardığı ıslak sesi bile. bütün bunları duymak beni teskin etmese de ben tüm gücüm kuvvetim ve duyarlılığımla, koşuyordum...

dört yol ağzına geldim. yerde yığıldığım blok tam karşımda. ve kalabalık. ve çağırılan ambulâns mâvi ışıkları döne döne duruyorken kalabalığın kıyısında, ben de dört yol ağzında durmuş o tarafa bakıyordum.

ortalık sâkinken, birkaç adım attım ve koşmaya devâm ettim.

bir acı fren sesi duydum sonra. 

sonrası?..

melon.12ocak1015pazartesi0001

gencecik gece

başım ağrıyor, çok. kendimi bulduğum bu koltuğun üstünde, başım felâket ağrıyor. heyecan kafesimde hapsolmuşum. kan sızıyor kılcal damarlarımdan, derin oyuklarıma. bedenini soyup, üzerine vuruyor taşların bütün hırsıyla kalp enfaktını. derdi tık nefes kadar derinden ve sessiz, ama dışarısı felâket, soyunuk bedenin.

gördüğüm ve duyduğum her şeyi gerçek saymadım ben. çünkü daha ötesi var ve daha da!.. tıpkı, bu odada sadece ben yokum. çokuz. o kadar çokuz ki, bitişik duruyoruz, omuzlarımız çarpıyor, farkında değiliz çaldığımız ıslıklarımızın ve kırptığımız gözlerimizin, birbirlerimize.

kafamın içindeki kovaya tıpır tıpır damlıyor yeraltı kaynaklarımdan fışkaran damlalar. çıldırtıyor. ürkütüyor ve her damlayışta hakîkati anımsatıyor.
hadi kendimi terk edeyim. bunu kendime nasıl açıklarım bilmem, ama terk etmeliyim kendimi. ben tıkıştırırken valizime eşyalarımı o, kapının eşiğinde, benim en sevdiğim gömleğimi giymiş, çırıl çıplak sigara içiyor olmalı. vurdumduymaz tavrına hayran olmam için elinden geleni yapmalı. ama ben hiç aldırış etmeden, kravatlarımı düzenli sarmalıyım, sonra ütü tutmuyor. arada bir doğrulmalıyım valizimden, belime ellerimi koyup, kıtırdatmalıyım. sonra gardrobuma gidip, ceketlerimi ve kalan gömleklerimi toparlamalıyım. o hiç yorulmaz, kapının eşiğinde inadına bir paket sigarayı bitir, bilirim inadını.

taksi çağırmak aklıma gelmez meselâ. ne benim ne de onun. bu terkedişte imlânın adı bile geçmezken, tökezlerim her cümlemin baş harfinde. tuhaflığım artarak kendime doğru beni tartaklar. ve ben buna müsâde ederim. birden çaydanlığın sesi gelir mutfaktan, koşa koşa, gelir yakalarıma yapışır elleri, bir kahve iç de öyle git diye. kıramam. evet kıramam. ben yemyeşil bir dalı bile kıramam. 

oturur içerim kahvemi. iliştiririm kendimi ve fincanımı sallanan karyolanın kenarına. o bakakalır soyunuk bedeninin üstündeki benim gömleğimle ve külü az önce yere düşmüş sigarasıyla. o bakakalırken ben bir yudum daha içmeliyim kahvemden derim. içerim bir yudum daha. bir yudum daha ve sonra atillanın mızrağı gibi, kalkarım yerimden.

valizimin sapından tutmalı bir elim. bir elim de ağrıyan şakağımın bir tekini. sanki kan fışkıracak şakağımın bir tekini. o eşikten atlar. eğilir yere düşen sigara külüne. benim içim gider. toparlanırım. üstümü başımı düzeltir gibi yaparım. bir adım atarım odada kapıya doğru. bir adım daha, bir adım daha ve ben de kapının eşiğine kadar gelirim. 

böylece barikat kapanır ve trenin geçmesini beklerim gece yarısı siyah arabamın içinde. geceyi gebertesiye döver gibi çıkardığı yük treni böler beni ikiye. sanki karşıya geçtiğimde bütünlenecekmişim gibi gelir. kendimi bölerim, toplarım ve çarparım en ruhâni sözlerimle. evet ben bunu hep yaparım kendi çocukluğuma.

bu limon sandığı da nesi?.. çürümüş limon sandığı. yemyeşil. küflü ve âtıl. demek geldiğim yer bir pazar sonrası. saat kaç? öğlen iki buçuk. eh pek de öğlen sayılmaz ama yine de abtest alanları görmedim değil kurnalarda. yoksa onlar güvercin miydi?.. epey yolum var kendime. kendime çıkmaya. düzlükte kendimi görmeye. ve bu pazar değil galiba. çünkü henüz erken değil mi? evet çok erken daha bir pazar sonunun olmasına. o halde kendimi çıkardığım düzlükte ışıl ışıl, henüz dalından koparılmış bir limonlu çay içerim... içerim elbette. neden olmasın.

yürüdüğüm yolda bir kapı aralığı gördüm. caddenin tam ortasında duran. hani dokunsanız tokmağına içinden yarasalar filan çıkacakmış gibi bir kapı aralığı. yaklaştım. menteşelerinin gıcırdamasını istedim. itiştirdim biraz. ileri geri oynadı kapı. ama aralık hâlâ karşımda duruyordu, şahsına münhâsır karanlığıyla. sonra kapı aralığından ses geldi. kaç kişi olduğumu soran... tam cevap verecekken elimdeki valizimle, kapı kendiliğinden kapandı. 

ah şu baş ağrısı. bu kanepe. bu sürâhi. bu kilim. bu battaniye. bu istifrâ ıslaklığı, ne zamandır buradalar?.. duvardaki saatin tik takı öğlen iki buçuk. ve anladım ki bir düzlüğe çıkaramamışım kendimi.

bu omuzlarımdan tutup da aniden bırakılışımı hak ediyorum galiba. her yere yığılışımdaki öyküm, bana kendimi tazelemekten bahsediyor. yalnızlığım ve yalnız bırakılışımın tarihini unutmuşluğumla yaktığım her sigara, flitresinden kırılıyor. kibrit kutumda vasâti son kav.

evet anladım ki kavanozum kırıldı. içinde biriktirdiklerim yerlere saçıldı. kalbim başka bir sokakta can çekişirken ben hâlâ damarlarımı yumak yapmakla meşgûlüm. kemikleri sızlıyor bütün mezar taşlarının kıyılarında yatan kimsesizlerin. öksürüklerim hep topraklı. nefesim harlı. dizlerimin kireçlenmesindendir ki dağınıklığımı geçlik gibi toplayamıyorum. evet anladım ki kavanozum toz parça olmuş kırılırken. belki bir cenin sakladım o büyüdü ya da koca bir ben içine sığamadık o kavanozun?..

ya ben bu arabayla yine yolda kaldım, gelip beni alabilir misiniz? demektense her seferinde, arabanın benzin kapağını açıp, bir hortumla benzini çekip... yoo hayır, külliyen benzin kapağını açmışken, içine kibrit çakıp yakmak, daha kendime saygın bir duruş armağan etmiş olmaz mıyım?.. evet ortalık biraz kirlenecek ve biraz nümayiş çıkacak, olsun... bu da benim son serüvenim olsun der geçerim. tüh ki ehliyet ve ruhsatım arabada kaldı. ama ben dışarıda kaldım. kendi dışarımda. kendi kapımın önünde, eşyasız ve kimliksiz. üstelik valizim de bagajdaydı. şimdi iyice gömleksiz ve özenle sardığım kravatsızım. gidecek bir arabam vardı, o da beni yarı yolda bıraktı. 

kardeş?.. 

sigaran var mı?

ha şöyle... gel beraber yürüyelim... sana yolda gencecik gece'yi anlatayım...

melon.
25eylül2014perşembe0213

gece gelen otobüs'üm.

gece gelen otobüs gibiyim. karanlık. tek tük dolu kirli ve korkak koltuklarıyla. şoförü geçmişine meyilli, yokuş aşağı bodozlama inen ve virajını henüz dönmüş ve gördüklerini anlatırken inadına kekeme...

tenceresinde defâlarca kaynatılmış, tiksindiren kokusuyla, kendine yılışık küfürbaz limonu yanında çorba kâsesi önümde, buz gibi. öyle bir tuhafım ki o kadar olur. sanki bir yeni yetme tükürüğü, defalarca beni pulluyor oturmadığı adresine zarflayarak. düdüksüz ve çığırtkansız asâyiş berkemalim, oturduğum sigara yanığı muşamba sandalyemde.

bir sigara. bir sigara daha istiyor gece benden. her nefesimi verişte, nikotinliyorum bütün sokaklarını, tanımadığım terminalin arka kıyılarını... 

öksürük her defasında titretiyor cebimdeki gençlik fotoğrafımı. yerinden oynatıyor bütün tablolarımı tanımadığım evin duvarlarında.

gece gelen otobüs çok fena bir şey aslında. kar sırf sizin omuzlarınıza birikiyormuş gibi gelir, beklediğiniz yerde. kahrolası titreme sırf sizi tutar. sıtmadan dişleriniz size doğru çıkarır seslerinin gıcıktısını. fevkalâde tuhaftır gece gelen otobüs. 

galiba böyle bir gece döndüm kendine. zifir tüküren her kardırım taşımla, böyle bir gece döndüm kendime, şimdi daha iyi anlıyorum ki gençliğimde kırdığım sokak lambasının küskünlüğünden tanıdım kendimi...

kasette bir şarkı. allah selâmet versin, cayır cayır yanıyor adamın bağrı!.. üzerimdeki trençkot kendiliğinden kirlense de yakalarımı bir kez daha kaldırıyorum gelecek kışa hazırlık... şarkı bitse de ben içimden ezberlemişim ilk nakaratını ki devamlı nakaratlıyorum adımlarımı...

bordo ve sigara yanıklarıyla dolu bir masa örtüsü durduruyor aklımdaki hızımı. üzerindeki çay bardağı tek şeker olmuş olsa bile, kaşığı yere düşmüş olmalı, hiç karıştırılmamış. abandım dirseklerimi masaya. kuvvet aradım melamin kül tablasından. kesme kristal olsa ne olur ki hâlâ kalkamıyorum yerimden. adam olsa şu masanın dört bacağı, kaldırır benim yerle yersiz konuşkan cenâzemi!.. ama hiç biri fatihâ bilmiyor...

beni görmek istemişsin ey hayat. kusuruma bakma, biraz karanlık burası. ve gece indim otobüsümden. is kokuyorum, bağışla. ayakkabılarım boyasız ve gömleğim ütüsüz. belki yakamda tombul bir bit taşımaktayım. ben böyle olsun istemezdim, çok aceleye geldi bu buluşmamız. dün bir sosisli yedim kalan paramla, o kadar. ha yalan olmasın, bir de ayran. bak lekesi hâlâ ceketimde duruyor, gördün mü?.. hakkını helâl et, bir de bir bira canım çekti, içtim. ama üstü kalsın diyecek kadar bütün para veremedim.

evet kısa keseyim, beni görmek istemişsiniz ey hayat. ah çok af edersiniz, siz gölgeme bakmayın, o biraz şımarık ve küstah uzunlukta. şimdi çağırır uşaklarımı, bu gölgemin boyunu kısalttırırım. 

eee, uzunca sustuk. galiba bu randevu çok yersiz bir günde. bunun böyle olacağını biliyordum. yanlış bir zamanda buluştuk. ben ilk otobüsümle geri dönerim. muhtemelen gece, bir gece otobüsü gibi...

içimden yan üstü yatmak geliyor bütün kederlerimin üzerine. 

biliyorum, yaşantımın velâyetini hayat üstlendi. onu ancak pazar günleri, sabah dokuzdan akşam altıya kadar görebileceğim. ne tuhaf, yaşantıma bile lâyık değilim ki bu duruma düştüm. ama buna da şükür. pazar günleri en temiz giyisilerimle onu almaya gideceğim. ilk önce güzel bir kahvaltı yapar sonra sahile ineriz. bi'güzel parkta oynarız. kumdan kaleler yaparız. zengin çocukların yaptığı gibi, kayıklara biner döneriz adadan. sonra akşam olur. saat meselâ beşe çeyrek kala olur. daha zamanımız olur. büyük olsaydın, gider kafaları çekeriz, diyecektim ki aklıma geldi çocukluğum. sonra sen saati sorarsın. döneceğin için sen memnun, ben mutsuz yan yana yürürüz ıhlamura kadar, hiç konuşmadan. sen meyveli gazozunu yudumlarken şişeden, ben sigaramın bittiğine şaşar, yürürüz, hiç konuşmadan. saat gelir ve sınır kapımın önünde, seni teslim ederim, bir daha pazar olsun diye ben duâ ederek, sen bir daha pazar olmasın diye bedduâ ederek. uzaklaşırız birbirimizden. ayaklarım birbirine dolanır. ceketimin ucunda ayran izimi dilimden aldığım tükürükle silmeye çalışırım. bocalarım yâni. ve salaklığıma doymam bir kere daha.

teypteki kasetin bandı olabildiğince yılgın dönüyorken, ezberlemiş şarkısını yıkıla yıkıla söyler, uyuklayan boş koltuklara. ve mıraldayan sarhoşun dudağında unuttuğu filizlenmiş pilâki bozuntu sallanır durur. biri kasketini ters çevirmiş, gece vakti namaza durur, seferi gidişinde. nikelâj küllüklerimde izmaritler birbirlerine öfkeli yığılmış ve uykulu dururken, bir durağın ışığı, yangın çıkarır birden samanlığımda. yanaşmalarımın telâşı takdir edilesi fakat yanacaktı kül oluncaya kadar her bir sokağım ve meskün mahâllerim. 

bilincim kapalı sanki duymuyorum, şakır şukur gözümün önünde oynanan okeyin taş seslerini. her bir taş kendi can sıkntısını vuruyor çuhaya. ama bilincim kapalı, gözlerim açık. tam karşımda tek dişi kırık erkek evlâdım duruyor. o kadar çok bana benziyor ki, anlatamam. tam elinden tutup yanağını okşayacakken, yanımdaki okeye dönüyor çığırkanlığı yapıyor, hayallerimin yüzüne tükürürcesine. sonra yavaşça fren yapıp ardından el frenimi çekiyorum. durduğum yeri anlamlaştırmaya çalışacakken terminalde renkleri birbirine girmiş bir film başlıyor, üzerinde kocaman kilidiyle demir parmaklıkta hapsedilmiş televizyonda.

hadi izleyelim.

gâliba son durak burası... 

duydunuz mu? zifirî katran çaylar, şirketten...

melon.
24eylülçarşamba0259

gece gezen balık

hangi oluk var ki suyunu çatıdan kaldırıma kadar dökmesin?.. bi'düşünün, ha?.. insanın en tepesinde çakan şimşekleri nasıl bir paratonel var insan kalıbının içinde, ayak dibine kadar indirebiliyor?.. bi'düşünün, ha?..
sorgularsın kendini. kendi davâlın, kendi davâcın olursun. hatta kendi savunma avukatın bile olursun. hep yargıca anlattığın o nefesin kesik savunman, yine mübâşırın kulaklarına fısıldanır, kendiliğinden. 
öyle bir noktaya gelirsin ki, ne cezâm varsa ne kesildiyse benim hak pastamdan, dağıtıp armağanlayayım beni bu hâle getirenlere!..

fikrinle zikrin aynıdır ama o akıl kâseni öyle bir çalkalayan olur ki sen bile bunun nasıl olduğunu, nasıl yerlere döküldüğünü ve bu ziyânlığa seni lâyık gördüklerine, şaşarsın!..

ağır hükümlü gibi abanır parmakların kağıtla kalemin zindan sessizliğin çığlığını anlatmaya!.. gırtlağını sıkan azrâil gibi bir nefesin, nefesi olmaya çalışırsın, kendi boğaz morluklarınla!.. hayatın niyetinin ne olduğu yâni belli olduğu o kadar öylesine âşikârdır ki. bu ortalığa düşmüşlüğünü bile 4. murad'ın topuzlarından biri bile eze eze ortadan kaldıramaz!..

gece gezen akvaryum balığı gibi hissedersin kendini, simsiyah. solungaçların öldüresiye yakın civârın tıkamasına râğmen!.. gezersin okyanus akvaryumun en derin lâciverdinde, ezbere attığın kanat kulaçlarınla. kendi dansına bile karşılık verirken çatıl taşları, gölgesinde yitirirsin kendi oyuklarına hapsettiği tek göz gerçeğini!...

haklı mıyım sayın yargıç?.. haksız mıyım yoksa sayın biliciler? biliyorum, bana doğuranımdan başkası darbe vurmadı!.. hepsi hayatın çentiğini duvara çiziktireceğine, yorgun îsâ bedenime mızrakladılar!.. kendi dehşet verici karanlığını, benim göz siyâhımda gizlemek istediler.

pek âlâ, gerçek nedir sayın yargıç?.. siz misiniz? ben miyim yoksa? gördüklerim bana fayda sağlamadığı kesin. o vakit görmediklerimi mi soyguya çekmeliyim, duvarları kırbaç izleri dolu zindanlarımda?.. 

bugün cebimde çok az para var. yani param kadar konuşacağım!.. yarın ne olur bilmem ama bu gece param kadar konuşacağım... kim olduğum, ne olduğum, sıfatım, yerim, yurdum, işe yararlılığım, işe yaramazlığım hemen hepsi hiç ama hiç mühim-î önemi yok!.. peki yine dinlemez mi kimse?.. acı izlerimi göstermiyorum diye acılarım yok mu sanıyorsunuz sayın yargıç?.. hayat beni konuşturmak için ve bütün bildiklerimi söylemem için öyle çok işkence yapıyor ki, bilemezsiniz!.. ama yine de ihbâr etmeyeceğim onları!.. hepsi ne yazık ki benim âilem!.. buna mukâbil, hiç birinin bana karşı işledikleri günahlarını ele vermeyeceğim!.. 

evet gece gezen balığım ben. septik düşünceleri olan, karanlık rengi balığım ben. gece gezmelerini çok severim. avlanırım her seferinde. sonra ben gibi bir avı, bünyesi kabûl etmeyen tüm avcılar, istifrâ eder her seferisned!.. ben yine ve yeniden doğarım hiç bilmediğim yağmurlu bir kaldırımda!..

sağ elimle sol elim arasında ben varım!.. kendi bedenim aslında gücümü kuvvetimi bölüyor!.. düşünüyorum da, ikisini bir araya getirmek nasıl olurdu?.. 

hangi oluk var ki, kanını beyninden ayak parmağına kadar dökmesin damar damar?.. ve hangi kalp var ki bu kadar kucaklanmasın ve itilsin?!. ve hangi şahsiyet var ki ömür boyu böyle dışlansın?.. 
avukatım diyor ki; "başka sorum yok".
yargıç diyor ki; "dâvâyı bir sonraki güne erteliyorum".
ve ben diyorum ki; "ey hayat-ûl kahır, bileklerim kanıyor, tam da emdiğin yerden".

her gün kendimi unutan ve her gün kendimi hatırlayanım!.. eğer demans teşhisi koyarsam kendime, işte o zaman buna inanır hastalanırım bir başka hastalığa!..

kralın askerleri ister gelsin ister gelmesin. kral ister bilsin ister bilmesin ama ben bu "neden ve niçin"leri çözmeden, şuradan şuraya adım atmayacağım!..

melon.
22eylül2014pazartesi00:00

.