KASABAM.

verdiğim karârın, mıcır taşlı yolları olan, tek tük insanları olan, ama market zincirlerinin bol olduğu bir kasabadayım. âit olmaya çalışıyorum ama âit olmak derdim de olmadığı için hiçbir yere bir şekilde aldığım ve verdiğim soluğumun yaşam tarlasında kendimi ekip biçmeye çalışıyorum.

şort ve tişort giyebildiğim bir gardrob burası. papyon yok, takım elbise yok, ütülü beyaz gömlek yok ve o çok sevdiğim fötr şapkalarımı takma sahnesinden uzak, tozlu bir yerde burası, kuvvetli esince göz gözü görmeyen...

bolca ihtiyâr var her yerde. son günlerin yaşandığı bir yer âdeta. inanın, köpekleri bile ihtiyâr. zor yürüyüp, zar zor suyunu ve mamasını yiyebildikleri. ayrıca çoğu da demans bu yavrucaklar. çünkü unutuyorlar komşularını ve içtikleri suları, tekrar tekrar içtiklerine de şâhidim...

yaşadıklarımı unutmak derinde değilim. bu ihânet bende barınmıyor çünkü. sâdece başka bir sahnenin sâkin kostümleriyle aralarında geziyorum, yürüyorum, dokunuyorum ve alış veriş ediyorum.

mâlum ege. ve hârika bir koy burası. çok sıcak yaz aylarında. meselâ aylardan ekim ve hâlâ otuz derece sıcaklık.

komşularım beni marazlı gördükleri için, devamlı sûrette soruyorlar. evden çıkmadığım gün olduğunda endişeleniyorlar. güzel bir anlayış ve hassâsiyet ama bir yerde, ne bileyim... kendime zarar verebileceğimden endişeliler...

çağın biraz gerisindeyim. terlikli bir yaşam. suyu deniz suyu karışıklı bir yüz yıkama sabahları yaşıyorum...

evet şu âit olma ya da âit olamama duygusu... yeni bir huy değil bende. oldum olası vardır. yâni mülk duygumun olmaması gibi.
kirâladığım evde kendi eşyâlarımdan tam olarak bir şey yok diye gâliba kendimi bir arkadaşın misâfiriyim gibi hissediyorum... tanıdık eşyâ olmalı mı? onu bile bilebilecek bir duygum kalmadı...

kızım samantha ve oğlum cumi hayâtımdalar. henüz beni bırakmadlar... durgun ve hüzünlü olduğumu hissedip benimle oyun oynamak istiyorlar. geri kalanı sıcaktan mayışık uykudalar...
çıt sesi bile yok. sokak lambaları yanıp sönüyor gibi ama onları da gece kelebekleri kırpıştırıyor... ve tabi domuzlar. akşamları sülâlece gezintiye çıkıyorlar. ve peşinden sokak köpekleri bölgelerinden kovmaları için kıyâmeti koparıyorlar... e onların sesleri olmasa, tam bir fânus içinde dolanıp duruyormuşum gibi...
ahmet telli'nin dediği gibi "dünyânın dışına atılan bir adımdın sen" cümlesi geliyor aklıma. öyle hissediyoum. başkasının dünyâsında yaşıyormuşum gibi...

yanımdan ve kalbimden aslâ ayrılmayan annem hep yanımda. evde ses çıkarmadan iş yapmaya çalıştığımı hissettim bir ân. uyandıracakmışım gibi. sessiz ve sâkin yürüyorum merdivenleri evde, üst kata çıkarken... ve peyniri bile yavaş kestiğimi farkettim... bulaşık yıkarken de öyle. bardaklar birbirlerine çırptı, durdum bir an. sonra tebessüm ettim. kendimle konuşmaya başladım yine...

elli bir yıldır yaşadığım kenti terk ettim!.. her gün sorguluyorum kendimi. kaostu, sıkıntıydı, beni aslâ farketmediler vs. diyerek kendimi mi avutuyorum, bilemiyorum. ama en son annemle yaşadığımız dâirede daha fazla kalamayacağım kesindi. çünkü hâtıratlar ve travmalar beni o evde yaşatmamak için üstüme üstüme geliyordu. o evde son on beş gün koltukta yattım. arka odaya geçemedim geceleri. hattâ tuvalete bile gidemediğim gecelerim oldu. korkudan değil. çünkü travmallarımın çoğu tuvaletti!..

zâten son on yıldır doğru düzgün evden çıktığım yoktu. birkaç yere motorumla gidip dönüyordum. aklım hep evde. telefon hep şarjda. yüzde seksen şarj bile bana az geliyordu!.. travma cennetiyim yâni!.. market alış verişim, samantha'yı sokağa yürüyüşe çıkarmalarım bile acele. derhâl eve dönmeliyim. ve evdeki kameradan evi görerek biraz rahatlamak duygusu!..

annem doksan üç yılında beyin kanaması geçirdiğinde elli bir yaşındaydı. ben yirmi üç. doktoru, elli bir yaşında kızın doğdu demişti bana. her şeyi yeni baştan sen öğreteceksin demişti. ve öğrettim. aklınıza gelecek her şeyi. ama her şeyi!.. hârika vakit geçirdik annemle yirmi dokuz yıl. acı tatlı yaşadık. güldük ağladık ve ufak büyük hastahâne serüvenlerimiz!.. yirmi yedi ağustosta annemin kalbi durduğunda ben elli bir yaşındaydım. ve hayât bana annemin kossssskoca boşluğunu ve yokluğunu benim kucağıma bıraktı!.. işte bu boşluk ve yokluk hattâ anne yoksunlluğumla başka bir şehirde olan biteni anlamlandırmaya çabalıyorum!.. bunun hiç kolay olmadığını ve olmayacağını şimdi şimdi anlıyorum. şu anda bir ay üç gün oldu!.. sanki otuz üç sâniye gibi!.. sanki ablamda bu hafta gibi... arayıp ablam, al istersen değişiklik olsun, diyecek diye beklemek gibi...

ben bu başka bir şehirde içiyor, düşünüyor, anlamaya çalışıyor ve kalan ömrümü var yok arası annemin hissiyâtıyla yaşamaya çalışıyorum... kalan ömrümü... ne kadar kaldı bilmiyorum ama az kaldığını biliyorum... evet bunu biliyorum...


hayât ne gösterir neler getirir bilmiyorum. bilmiyoruz. ya ben ölürüm, ya kızım samantha ölür ya da oğlum cumi ölür ya da kim bilir hayâtın olumlu olumsuz, ölümlü ölümsüz çok şeyini yaşarken bilebilme şansım olur...

annem her gün koluma hârika gülüşüyle her sabah koluma girip, bana sunduğu mükâfatı gösteriyor. güneşli ve hârika gün batımı olan evi... minnettârım ona.

ben yirmi dokuz yaşında kızımı, arkadaşımı, dostumu, sırdaşımı ve annemi kaybettim!.. ne kazandım bilmiyorum... her zaman derlerdi bana, cennetliksin, annenlesin diye. evet derdim. cenneti yaşıyorum ama göçüp gittiğinde ben, cehennemin ta kendisini yaşayacağım, derdim.

evet yanıyorum!.. evet güçsüzüm!.. evet hayâtla bağlantım zayıfladı!.. evet, eksiğim!.. yokluk mesellemi varlık hâline dönüştürmeye çalışıyorum...

ne diyeyim, cancağızım hayât. patron beni fenâ silkeledi. bir şeyleri daha iyi anlayabilmem için!..

anne, özledim demek bile komik ve basit geliyor dilime!.. yandığımı bildiğini biliyorum. ama sen söndüreceksin... bunu bekliyorum...

vesselâm...

geceninmelonşapkası.
30eylül2021perşembe2112

---anasayfaya dön.


HARÂBE

bir anda harâbeye dönmüş hayâtımı düzenlemeye çalışıyorum son günlerde. tavanı basık, duvarları dar ve musluğu paslı bir ev gibiyim. bahçesi olmayan, çiçekleri çoktan kurumuş saksılarda. eğilip yere düşen bir şeyin ucundan tutmaya çalıştığımda, doğrulmam zor oluyor büküldüğüm yerden. neredeyse başım tavana değecek. bütün kâbiliyetlerimi kaybetmiş gibiyim. omuzlarım daralmış, tat alma duyumu bile yitirmiş gibiyim.
patron öyle bir sarstı ki beni, kim düzeltecek dese yüksek sesle, ya sesim çıkmaz ya da parmak kaldıracak gücüm olmaz!..
sanki bu kasabanın dilini bilmiyorum. deniz suyuyla karışık bir lîsânı var. kayganlaşmaya başladı dilim. çünkü çoktan keçeleşmişti, tuhâf. gücümün ve kâbiliyetlerimin yettiğince yemek yapıp, bulaşıkları yıkayıp, çocuklarımın kaplarına su ve mama koyabiliyorum.

harâbenin duvarları boyadım geçen gün. nasıl bulduysam o gücü kuvveti bilmiyorum, ama boyadım. mutfak tezgâhını da onardım. yeni gibi oldu. ya  da benim gözüme öyle göründü. en azından eskisi gibi değil.

kulağıma eski bir şarkıyla, arkadaşlarımın beni unutuş festivâl çığlıkları geliyor. seslerinin yüzleri çok bulanık!..




bâzen bu harâbe hayâtımın tuvaletinde, babam gibi yalnız ölüp çürüyeceğim. komşuların çok sonra haberi olacak bir gün gibiyim!.. kızım samantha çokça havlayıp beni derin uykumdan uyandırmak için çırpınırsa, erkenden de bulabilirler beni. elbette psikolojim bozuk. nasıl olsun ki? annemin tabutunu sağ omuzumda taşıdım ben. çukura indirdim ve toprağını attım üzerine!.. bunu nasıl yaptım hâlâ inanamıyorum?!.

biliyor musun patron, cehennemim buz tuttu. cennetim de yangın yeri!.. nasıl olayım ki? zannediliyor ki bir hastalıktan sonra ayağa kalkıp, hayâta kaldığım yerden devâm edeceğim. beklenen bu olmamalı benden. dillerine gelmese de gözlerinden anlıyorum!.. e hadi artık, karıl hayâta!.. çünkü hayât devâm ediyor!.. ya değil mi?!. aynen öyle!.. bu harâbe olmuş hayâtımın evinde hayâtı sürükleyerek devâm ettiriyorum. eskimiş anne sesiyle sesleniyorum odalara. günaydın diyorum hâlâ odalara. fincanlara, masada dilimlenmiş ekmeğe, bir bardak suya, günaydın ve güzel geceler...

aslında odam, duvarlarını görmek istediğim sûretleriyle boyuyor. boyası bitmez bir zenginlikte bir badana!.. elimde ne fırça var ne de bir kova!.. gözlerimi nereye çevirsem boyanıyor. ilk önceleri renkli ama sonra solarak renkleri, silikleşiyor... sonra da yok oluyor. ya da ben uykuya dalıyorum!.. ne varsa artık hepsi göz kapaklarımın önünde. gözlerimi yumduğumda hiç biri içeri giremiyor!..

annemin fotoğraflarına baktığımda, incir sütü damlatıyormuşum gibi geliyor açık yarama. kalbimi hissetmediğim zamanlar olduğunda, oyuğuna parmaklarımı sürüyorum. sanki annem, parmak uçlarımda tebessüm ediyor. çünkü kalbimin yarısı ondaydı. iki ayrı kapte tek oyukta atıyorduk biz. şimdi yükü çok ağır kalbimin. yuvası kaldırmıyor kimi zaman, düşürecekmişim gibi geliyor!..

üçlü kanepede, televizyonda bir filme bakıyorum. kahve içiyorum. bir utanç gibi kendime doğru kıvrılıyorum olduğum yerde. bir günâh gibi, bir tövbe gibi ellerimi açıyorum kendime!..
kendime doğru çıkmaya çalıştığım ahşap merdivenimin basamakları yosun tutmuş. kaygan ve ıslâk. ayağımın tabanı dahi yürüme kâbiliyetini yitirmiş gibi. hep aynı basamakta yürüyor gibiyim!..

yazmak iyi gelir ya hani. evet yazıyorum. ne gündeme ne de dünyâya ilişkin yazmam mümkün değil şu harâbemde. sâdece beni. ve annemin koskoca bedenî boşluğunu yazıyorum. fakat biliyorum ki bir bir yara bantı. aslâ bir sargı bezi ya da eczâlı bir bandaj değil ve hiç olmayacak.
annem artık bu dünyâda giymeyeceği elbisesini bıraktı. o elbiseyle milyon tâne hâtıratlarını. sinişini. sesini. kahkahâsını. düzelten ellerinin izini. biliyorum ki hârika bir yerde bu tekâmülün başlangıcında annem. bembeyaz yanakları ve masmâvi gülüşüyle yepyeni bir doğumda!.. aramızdaki o görünmez ipek bağ kopmadı, kopması da mümkün değil.

görüyorsun ya patron, şimdilik küsmedim sana. öfkem de yok. ama henüz!..

bu ağıdın siyâh tülbentini sen bıraktın omuzlarıma. aldım onu kalbime yerleştirdim. şimdi bu uçları kan kırmızı oyalı siyâh tülbenin ağır hüznünü kokluyorum. nefesimin ne koktuğu her yerde anlaşılıyor...

geceninmelonşapkası.
2ekim2021cumartesi1452
didim/akbük. 

---anasayfaya dön.

 

 

DAĞERTESİ

dağlarertesi bugün. ormanlar kuytusu. kuşlar suskunluğu ve deniz dümdüzlüğü hakikâti bugün. hayâtımın öncesini katlayıp kaldırdım dünyânın gardrobuna. ütülemeden. olduğu gibi. katladım koydum. eskilerimin gündüzünü ve gecelerini de. dizlerimdeki yaraları da, kalbimin yangınını da, katlayıp koydum.

doğanın olağanlığını dinliyorum şimdi, tıpkı sigarayı dudaklarında tutmayı beceremeyen bir ergen gibi. havanın latince süzülüp kulağıma kadar gelen müziğini hissetmek duygusu. tüm endişelerimin arka sokağında bir metruk yer buldum kendime, onu derliyorum bütün kaburgalarımı çatırdatarak. ben damarlarımı şişirirken, öfkem buz tutuyor üst katta. ve alnımdaki teri çocukluğum siliyor yine!..



sabahları musluğu gürül gürül akan şiddetli bir kederle yıkıyorum yüzümü. aşka ve sevdâya yer vermez bir su hışırtısı, kalbimde kendine bir yeşillik hazırlamaktadır. belki umûdun belki de bir sevdânın bana sorulan adresine yeni bir târif.

trajediler gün yüzüne çıktığında, arındırmaya başladığında kendini, yeni sorular soruyor kalbim, aklım, gözlerim ve kimsesiz dudaklarım!.. yeni çukurlar açıyor hayâtımda. mecâlsiz eğilişim toprağa, yeni hayât bir seccâde seriyor gibi her ezan okunduğunda...
bunun bir anlamı olmalı. kocaman bir kulak olup her şeyi dinliyorum. bu yaşadığımın bir anlamı olmalı. muhakkak bu sesi duyacağım, alacağım cevâbını bu iki büklüm duruşumun nedenini ve annemin gidişini!..

hünerli bir biçimde bu hâl-i hûydan çıkmalıyım. çıkmamalı mıyım? ya da yeni günün bakır çanağına sadaka mı bırakmalıyım, olanca gücümle tebessüm ederek?

çoğu şeyi anlamlandırmak güç. arkadaşların şevkatsizliği ve bana karşı olana yetersizliğini ve hattâ kendilerinde cüret bulup şahsıma kırlmaları?!. herkese teveccüh göstererek yaşadım ömrümü. hepsinin varlıklarından haberdâr oldum halbuki. ve biliyorum ki cılk yara açıkta kalırsa kurtlanır!.. öyle bir derinleşiyorsun ki, öyle bir deşerek kemiğin görününene kadar özenle kurtlandırıyorsun ki kendini, bunu kendin bile uzaktan izlerken kendine acıyorsun!..

aslında herkesin bir acıyan yüzü var. ya kendine ya da bir başkasına. acıyan yüzlerin perde tutmaz pencereleri hep hazin bir öyküyle kapanıyor, kendilerine doğru!.. kimse gözündeki çöple ilgilenmiyor çünkü. başka gözlerdeki çöple meşgûl olmak daha eğlenceli sanıyorum...

âcilen kendime gelmem gerekiyor (muş.) hangi kendime? arayıp da bulamadığım kendime mi geri gelmem gerekiyor?.. kendi adresini unutmuş bir bunak gibi dolanıyor insan kimi zaman kendi etrâfında. elindeki anahtarın hangi kilide âit olduğunu her defâsında unuttuğu...

bu yazgının tülbenti hâlâ koynumda benim. iki rekât koklayıp, katlayıp koyuyorum göğsümün üstüne. ama çok fazla kokmamamaya özen göstererek ki annem kokusu kaybolmasın diye. biliyorum ki o koku da gidecek. daha derinlere doğru inip çökelecek beynimin kıvrımlarında bir yerlerde.

yön bir tâyinse, beni henüz tâyinim çıkmadı o tarafa.
halil cibran'ın da dediği gibi; hatırlamak bir buluşma biçimidir.

hatırlıyorum her şeyi. ama en son kendimi bana...

geceninmelonşapkası.
10ekim2021pazar1312
didim/akbük 

---anasayfaya dön.